22 Temmuz 2010 Perşembe

Beckham sizi zengin edebilir… İstemeden de olsa!

David Beckham bu ayın başlarında Yahoo'yla bir anlaşma yapmış, Yahoo’nun Global Spor Elçisi olmuştu. Bu çerçevede 14 Temmuz’da kendisiyle bir ‘webchat’ yapıldı. Yahoo, BBC’nin ünlü sunucusu Gabby Logan’ın evsahipliğinde 600 milyon kullanıcısına sordu: “Beckham’a tek bir soru yöneltecek olsan ne sorardın?” 90 dakikalık bir röportaj yapıldı. Röportajı yazının bitimindeki linkten izleyebilirsiniz. Konumuz bu değil…

Konumuz, Beckham’ın tek bir sözüyle Lego’nun bir ürününün satışlarını %663 oranında artırması!

Efendim, olay şöyle gelişmiş: Becks sohbet sırasında “Futbolcu olmasaydın ne olurdun?” tarzı klasik bir soruya şu yanıtı verme gafletinde bulunmuş: “Lego modelleyicisi olurdum. Bugünlerde en büyük zevkim Taç Mahal’i yapmaya uğraşmak!”

Lego’nun 5.922 parçadan oluşan Taç Mahal’i 300 dolara ve sadece online siparişle satılıyor. Beckham’ın açıklamasından bu yana satışlar %663 artmış!

Lego U.K.’den bir sözcü, şirket olarak zevkten kendilerinden geçtiklerini gizlememiş ve “Ürünümüzün hayranı olduğunu öğrendiğimiz David Beckham’ı ailesiyle beraber Danimarka’daki merkezimize davet ettik. Kendisiyle görüş alışverişi yapmaktan ve fikirlerini dinlemekten mutluluk duyacağız” demiş.

Yani bu garip blogun tıklanma sayısının %663 oranında artması, sadece bir habere bakıyor… Beckham açıkladı: “Ben de fecrikâzip okuyorum!”

http://game.penaltyshootout.yahoo.com/beckham/us/

26 Haziran 2010 Cumartesi

Grup maçlarının ardından...

• İkinci tur eşleşmeleri arasında sonucunu en çok merak ettiğim maç İngiltere – Almanya… Rekabetin boyutlarını anlatmak açısından şu iki örneği vereyim: 1-) Uwe Seeler’in 1970’teki golünü bir spiker şöyle yorumlamış: “Yaşlı bir Alman futbolcunun iyi bir zamanlamayla sıçrayıp attığı gol, İngilizlere Luftwaffe’nin yıllarca süren hava saldırılarından daha fazla hasar verdi!” 2-) Mayıs 1938’de Berlin’de oynanan bir maç var. İngiltere 6–3 kazanmış. Son golü atan Gordon, top ağlara giderken tribüne dönüp “bu gole selam durun" diye bağırmış. 110 bin seyirciden ses çıkmamış.

• İberya’nın iki yakasının eşleşmesinde gönlümün kimden yana olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Ama bu turnuvada ‘tiqui-taca’ şu ana dek işe yaramıyor. Tiqui’si var, taca’sı yok gibi… Oyuncular “hangi turda elenirsek kaç gün tatil yaparız” hesaplarını yapıyor gibi… Yanlış anlamayın lütfen, bana öyle geliyor sadece… Herhangi bir duyum almadım. Xavi’yle telefonda görüştük ama bu konu hiç açılmadı! Aslında pek de haksız sayılmazlar. La Liga 16 Mayıs’ta bitti. Kupa finalleri, vs. derken, bazıları evine gitmeden milli takım kampına katıldı. İspanyol basınını bugünlerde en çok korkutan senaryo şu: “İsviçre maçı bir kazaydı diyoruz ama ya Euro 2008 bir kazaysa!”

• Gereksiz yere koşturup durmanın bir işe yaramadığını ben bizim kedilerden biliyorum. 5 Güney Amerika takımı da gruptan çıktı. 3 takım daha gelse muhtemelen onlar da çıkardı. Düşünün ki Arjantin’e ‘6’ atan Bolivya eleme grubunda dokuzuncu olabilmişti. Oysaki grup maçlarında 32 takım arasında ‘en çok koşan takımlar’ istatistiğini çıkarmışlar (ne gerek varsa... o ayrı). 5 Güney Amerika takımı ‘son 7’de! Arjantin 31’inci… Güney Amerika’yı sevmek için bir sebep daha! Merak edenler için, o sıralamada sonuncu Nijerya, birinci Avustralya…

• FIFA, Hollandalı bira markası Bavaria'nın mini etek şovunu ‘ambush marketing’ olarak yorumlamış ve aşağıdaki resimde gördüğünüz güzel hanımları tribünden yaka-paça dışarı attırmıştı. Şimdi Japonya'yı da diskalifiye etsinler o zaman! ‘Honda’ ve ‘Matsui’ FIFA'nın resmi sponsoru mu? Yarın bir gün markaların oyunculara isim sponsoru olmasını kim engelleyebilir? Mesela “İsviçre forması giyen gurbetçi futbolcu Atiker”…

• “Futbol boş işlerin en dolusudur!” Ben demiyorum, Arrigo Sacchi söylemiş.

11 Haziran 2010 Cuma

Başlıyor mu ne!

Bugün futbolun 29 Şubat’ı… Futbolun ‘artık yıl’ı…

4 sene beklersin. Arada kalan yıllarda Avrupa Şampiyonaları, Afrika, Amerika Kupaları yapılır ama hiçbiri Mundial’in yerini tutmaz. 1 ay boyunca Gökkuşağı Ülkesi’ndeki maçları beynimiz sulanana dek izleyeceğiz. Yeni ‘futbol dulları’ ortaya çıkacak.

Siyasi açıdan ortalık karışık… Ama ne zaman karışık olmadı ki? ‘İnsan faktörü’ işin içinde olduğu sürece bu değişmeyecek. “Tüm dünyada barış…” Ben çoktan umudumu kaybettim.

Aklım sararak izlediğim ilk Dünya Kupası “İtalya 90”dı. Branco’ya içirilen 'Kutsal Su'yun bize siyasetçiler tarafından yutturulacak dalaverelerin yanında zemzem suyu gibi kalacağını, çok sonra öğrenecektim.

Kupayı ‘Batı’ Almanlar kaldırırken, ‘Sovyetler Birliği’ gruptan çıkamayacak, ‘Çekoslovakya’ ve ‘Yugoslavya' ise çeyrek finalde elenecekti.

4 yıl sonra “Amerika 94” gelip çattığında bu ülkelerin hiçbiri hayatta olmayacaktı.

Oysaki aynı günlerde okulda bize şunlar söylenmekteydi: “2. Dünya Savaşı’ndan sonra artık devletlerin devamlılığı ilkesi hâkim, NATO da bunun en büyük güvencesi, vs.”

Şimdi 32 takımlık listeye bakıyor ve soruyorum: 4 yıl sonra bu ülkelerden hangileri olmayacak acaba?

Türkiye kupaya niye gidemedi diye herkes hayıflanıyor ama alın size pozitif bir bakış açısı: En azından 4 yıl daha bölünmeyeceğiz!

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Cumartesi Yazımsısı: Akılsız başın günahını ayaklar çekermiş. Peki ya başsız horozunkini?

Bir Hüseyin Rahmi öyküsü tadındaki bu olayın kahramanı Mike, özel bir horozdu. Öyle özeldi ki, hemşerileri her yıl Mayıs ayının üçüncü hafta sonunda onun anısına bir şenlik düzenliyorlar: ‘Başsız Tavuk’ Mike Festivali (14-15 Mayıs, Colorado – Fruita)

Tavuk dansı yarışması, 5 kilometre koşusu (başsız bir tavuk gibi çılgınca koşmak şart) ve tabii ki leziz tavuk yemekleriyle… Neden mi? Çünkü Mike, kafası olmadan 18 ay yaşadı!

10 Eylül 1945 günü Fruita’lı çiftçi Lloyd Olsen, ailesine akşam yemeğinde tavuk ziyafeti çekmek istedi. Ve 5 buçuk aylık horoz Mike’ın kafasını bir bıçak darbesiyle uçurdu. Fakat Mike şikâyetçi gözükmüyordu!

Ertesi gün Mike’ın halen hayatta olduğunu gören Olsen, durumu bir ‘mucize’ kabul etti ve Mike’ı göz damlalığıyla beslemeye karar verdi. “Yaşama sevinci bu kadar büyükse, ben kimim ki buna engel olacağım!” diye düşünmüştü muhtemelen…

Aslında olay bir mucize filan değildi. Olsen’in darbesi hayvanın şahdamarını es geçmişti ve kan pıhtılaşması sonucunda kan kaybından ölmekten de kurtulan Mike, ufak bir eksiklik haricinde ‘normal’ bir horoz olarak hayatını devam ettirebilirdi.

Mike’ın şöhreti giderek büyüdü. Olsen de sonuçta bir insandı ve bundan faydalanmaması düşünülemezdi. Mike aylarca şehir şehir dolaştırıldı. 25 cent ödeyen herkes, bu özel horoza yakından bakabiliyordu.

Mike’ın ölümü de böyle bir ‘turnede’ gerçekleşti. Mart 1947’de Phoenix’te konakladıkları motelde gecenin bir yarısı nefesi tıkandı ve boğularak öldü.

Olayın popülaritesini gören bazı müteşebbisler, benzer bıçak darbeleriyle ‘çakma’ Mike’lar yaratma çabasına giriştiler ama bu hayvanların hiçbiri 2-3 günden fazla yaşamadı.

Evet… Mike, başı olmadan 18 ay yaşadı. Beyin kökü zarar görmemişti. Yani ‘başsız’dı ama ‘kafasız’ değildi! “O da bir şey mi, bizde ortalıkta dolanan binlerce ‘kafasız’ var. Hiçbiri de 25 cent etmez.” diyorsanız, size katılıyorum!

Real Madrid Caja Mágica'da...

"... maçı öncesi oyuncularının stres atması için..." diye klasik bir tabir vardır ya. Real Madrid de muhtemelen kazanmasına rağmen şampiyonluğu kaçıracağı Malaga deplasmanı öncesi Madrid'deki Masters 1000 tenis turnuvasındaydı. Başkan, yönetici, hoca, oyuncu, çoluk-çocuk "Los Merengues" istilasına uğrayan korttan fotoğraflar aşağıda...

Gazeteler tabii ki Casillas ile şirin spor muhabiri Sara Carbonero'nun aşklarını ilk defa halkın huzuruna çıkarmasını manşete taşıdı. Higuain'in mor kazağı güzelmiş! Ramos da Indiana Jones setinden fırlamış gibi...

Raul-Hagi buluşması da ilginç... "Seneye takımın başına Hagi geçiyor, Raul da yardımcısı oluyor" diye komplo teorisini üretsek mi, ne dersiniz?

22 Mart 2010 Pazartesi

Ne varsa ailede var!

Türkiye’ye gelen yabancı bir gazeteciyle ilgili hikâyeyi bilirsiniz: Bu arkadaş, 1960’larda Süleyman Demirel başbakanken bir süre Türkiye’de kalır. Aradan yıllar geçer. ’90 sonlarında artık ‘deneyimli gazeteci’dir. Çalıştığı kurum ondan Türkiye hakkında bir makale ister. Ve gazetecinin yolu bir kez daha düşer ülkemize.

Cumhurbaşkanı koltuğunda bir ‘Demirel’in oturduğunu öğrendiğinde “Vay be!” der. “Ne kadar verimli bir aileymiş. 35 sene önce de babası başbakandı!”

Slovakya, 2010 Dünya Kupası elemelerinin en büyük sürprizlerinden birine imza atarak 3’üncü grubu lider bitirdi. “Kadife Ayrılık”tan beri ilk kez yer alacaklar bu yaz futbolun en büyük sahnesinde…

Bu başarının mimarı şüphesiz Vladimir Weiss… Ama hangisi! 2008’de takımın başına geçen ve sapasağlam bir ekip yaratan ‘Vladimir’, Weiss’ların ‘ortanca’ olanı… Babası tüm kariyerini Inter Bratislava’da geçirmiş, birkaç kez Çekoslovak milli formasını da giymiş eski bir stoper… Allah uzun ömürler versin, 71 yaşında.

Oğlu ise henüz 20’sinde… Bolton Wanderers’ta kiralık olarak oynuyor ama bonservisi Manchester City’nin elinde.

“Kendisi” derseniz, 45 yaşında. 2005’te Celtic’e 5 atan, Şampiyonlar Ligi grubunda Porto’yu deplasmanda 2-0 geriden gelip 3-2 yenen “Artmedia Petržalka” mucizesini hatırlarsanız, o takımın teknik direktörüydü. Futbolculuğu zamanında hem Çekoslovakya, hem de Slovakya milli takımları için oynama onuruna erişti.

Bahis şirketleri Güney Afrika 2010 için Slovakya’ya 1’e 200 civarında oranlarla Yeni Zelanda, Kuzey Kore, Honduras ve Cezayir’den bir kademe yukarıda şans tanıyor. Gerçekçi olalım, tabii ki Dünya Kupası’nı kazanmayacaklar. Bir ihtimal İtalya’nın arkasında, Paraguay’ın önünde 2’nci tur görebilirler. Ama 3 nesle yayılan 3 Vladimir’le ‘güzel oyun’a güzel bir hikâye armağan ettikleri kesin…

1 Mart 2010 Pazartesi

İspanya Neden "Spor Ülkesi"?

Aşağıdaki resimde İspanya Basketbol Ligi'nin 23.Haftasından bazı karşılaşmaların maç raporunu görüyorsunuz. Seyirci sayılarının altını çizdim. Bilbao'daki 10.476, Madrid'deki (Estudiantes)9.500 sanırım bir şeyler ifade ediyordur.

4.000'li seyirci sayıları da genelde maçlar ilgi görmediğinden değil, salonun kapasitesi o kadar olduğundan...